23/02/2026
Burası Tatvan.
Küçük bir ilçe olabilir ama yaşananlar küçük değil. Çünkü mesele bir kar temizleme tartışması değil; mesele bir belediye başkanının eleştiriye tahammülü, demokrasiye bakışı ve gücü nasıl kullandığıdır.
Mümin Erol hakkında basına yansıyan iddialar, kamuoyunun vicdanını rahatsız edecek türden. Eleştiri yapan bir gazetecinin tehdit edilmesi, hakarete uğraması ve fiziki müdahale iddiaları… Üstelik bu gazeteci, yüzde 50 engelli ve kalp hastası olan Mücahit Tarlan.
Şimdi soralım:
Bir belediye başkanı eleştiriden neden korkar?
Hizmet yapan yönetici, eleştiriden rahatsız olur mu?
Yoksa hizmet üretemeyenler mi eleştireni susturmaya çalışır?
Kar yağar, yollar kapanır, vatandaş isyan eder. Gazeteci çıkar sorar: “Neden yeterli çalışma yapılmadı?”
Bu soru tehdit sebebi midir? Yoksa görevini yapan bir basın mensubunun doğal hakkı mıdır?
Kamuoyuna yansıyan iddialar arasında geçen “başını çıktığın yere sokarım” ifadesi ise bu tartışmayı teknik bir belediyecilik polemiğinin çok ötesine taşıyor. Bu söz, sadece bir öfke cümlesi değildir. Bu sözün ima ettiği yer bellidir. Ve o ima, bu toplumda en kutsal kabul edilen değere, anneye uzanan bir gölgedir.
Bizim inancımızda anne sıradan bir kelime değildir. Peygamber Efendimizin “Cennet annelerin ayakları altındadır” hadisi, bu topraklarda büyüyen herkesin kulağına çocukluğundan beri fısıldanır. Anne, hürmettir. Anne, dokunulmaz bir değerdir. Anne üzerinden edilen bir söz, sadece bir kişiye değil; bir inanca, bir kültüre, bir vicdana dokunur.
Hele ki bunu söyleyen bir kamu makamı sahibiyse, mesele iki kat ağırlaşır. Çünkü o makam sadece yetki değil, sorumluluk taşır. Dilini tartmak zorundadır. Öfkesini kontrol etmek zorundadır. Eleştiriye tahammül göstermek zorundadır.
Eğer bir belediye başkanı, kendisini eleştiren gazeteciyi makamına çağırıp sindirmeye çalışıyorsa burada iki ihtimal vardır: Ya özgür basını anlamamıştır ya da eleştirinin haklı olmasından korkuyordur.
Daha da vahimi, olayın kendi partisi olan DEM Parti içinde bile tepki görmesi ve kınama ile sonuçlanmasıdır. Bir siyasi parti bile “Bu doğru değil” diyorsa, ortada basit bir polemik değil, ciddi bir sınır aşımı var demektir.
Bakın, belediye başkanlığı makamı güç gösterisi yeri değildir. O koltuk, halka hizmet koltuğudur. Eleştireni tehdit ederek, korku iklimi oluşturarak, “bana dokunan yanar” havası estirerek siyaset yapılmaz. Bu, yerel yöneticilik değil; güç zehirlenmesidir.
Bugün bir gazeteci susturulursa yarın vatandaş susar.
Bugün bir eleştiri tehdit edilirse yarın soru soran kalmaz.
O zaman geriye ne kalır? Alkış bekleyen ama hizmet üretmeyen bir yönetim anlayışı.
Gerçek liderlik, en sert eleştiriye bile sakin cevap verebilmektir.
Gerçek özgüven, “Gel konuşalım” diyebilmektir.
Gerçek hizmet, tehditle değil icraatla konuşur.
Anneye uzanan dili bu toplum affetmez.
Basını susturmaya çalışan anlayışı tarih affetmez.
Tatvan halkı korku değil hizmet istiyor.
Gazeteciler tehdit değil açıklama istiyor.
Demokrasi ise suskunluk değil cesaret ister.
Hizmet yapamayanlar eleştireni susturmaya çalışır.
Hizmet yapanlar ise eleştiriyi yol haritası yapar.
Tercih yönetenlerindir. Ama sonucu her zaman halk belirler.