İZMİR bir sevdadır

İZMİR bir sevdadır İZMİR,TÜRKİYE FOTOĞRAFLARI,VİDEOLARI....

04/08/2024

Babamız İzzet Özkaya
Hakk'ın Rahmetine Kavuşmuştur.
Cenaze Namazı
İZMİR-Karşıyaka
Soğukkuyu Merkez Camiinden
5 Ağustos Pazartesi
İkindi Namazı Vakti Kılınacaktır
Sevenelerine Duyurulur...
Berna Şahin Özkaya(Kızı)-Arda Özkaya(Oğlu)

GÖZTEPE STADYUMU /  İZMİR
16/05/2024

GÖZTEPE STADYUMU / İZMİR

💛💛💛💛💛iİZMİR'İMİZİN ŞANLI TAKIMI GÖZTEPE'Yİ SÜPER LİGE ÇIKMASI NEDENİYLE KUTLUYOR,BAŞARILAR DİLİYORUZ 🧡🧡🧡🧡🧡
28/04/2024

💛💛💛💛💛iİZMİR'İMİZİN ŞANLI TAKIMI GÖZTEPE'Yİ SÜPER LİGE ÇIKMASI NEDENİYLE KUTLUYOR,BAŞARILAR DİLİYORUZ 🧡🧡🧡🧡🧡

KUŞADASI - İZMİR ROTASINDA AKŞAM...
12/04/2024

KUŞADASI - İZMİR ROTASINDA AKŞAM...

KUŞADASINDA AKŞAM...
10/04/2024

KUŞADASINDA AKŞAM...

FETHİYE'DE SABAH
09/04/2024

FETHİYE'DE SABAH

İZMİR SOHBETLERİ BİR KEMERALTI MASALIAnnem, “Kemeraltı’na inelim” dediği zamanlarda hep “Neden iniyoruz acaba?” diye mer...
02/02/2024

İZMİR SOHBETLERİ
BİR KEMERALTI MASALI
Annem, “Kemeraltı’na inelim” dediği zamanlarda hep “Neden iniyoruz acaba?” diye merak ederdim. Çünkü biz Güzelyalı’da oturuyorduk ve troleybüse binerek, düz bir yoldan Kemeraltı’na ulaşıyorduk. Bir gün, neden bu şekilde söylediğini sorduğumda anladım ki; annemler evlenmeden önce Halilrıfat Paşa’da oturduklarından, tabii ki Kemeraltı’na iniyorlardı. Ancak bu ifadeyi sonraki yıllarda pek çok İzmirli’den de duydum. Bunu da o zamanlar İzmir’de yaşayan Türklerin genel olarak yüksek yerlerde oturmasına bağladım.
Evet… “Kemeraltı’na inmek” bizim için adeta bir “Ritüeldi” diyebilirim. Çünkü o zamanlar aklınıza her geldiğinde çarşıya çıkılmaz, ihtiyaçlar biriktirilir, aynı gün hepsi sırayla alınırdı.
Sabah erkenden kalkılır, güzelce giyinilir, eğer yeni dikilmiş bir elbise için kemer tokası, düğme kumaş kaplatılacaksa, kumaşlar ya da tamir edilecek bir şeyler varsa yanımıza alınırdı.
Şu an “Ahmet Adnan Saygun Sanat Merkezi” olan yerde eskiden troleybüs deposu olduğu için, adı “Depo” olan duraktan troleybüse binilir ve Mithat Paşa caddesi üzerinden Konak’a ulaşılırdı.
Solumuzda “Hükümet Konağı” sağımızda “Şekercibaşı Ali Galip”in dükkânı olmak üzere, Kemeraltı’nın renk cümbüşlü dünyasında kaybolmaya hazır bir şekilde yolumuza devam ederdik.
Yolumuzun üstünde, sağda Konak sinemasının, gözlükçülerin, saatçilerin olduğu OSKA Pasajı ve Çarık Kundura, karşısında tarihi Şifa eczanesini geçer geçmez, her zaman aynı yerde duvara yaslanmış bir şekilde görmeye alışkın olduğumuz, Kemeraltı Çarşısı’nın seyyarlarından ‘Benzinci Kör Hafız’ ile karşılaşırdık. Çakmaklara benzin, askı ve ufak tefek tuhafiye malzemeleri satarak, hayatını kazanmış olan Hafız’ı İzmirli olup ta tanımayan yoktur diye düşünüyorum.
Her defasında ondan da bir şeyler satın alarak, yolumuza devam ederken, annemin elinden çekiştirerek, “Dedeme de uğrayalım” diye ısrar ederdim. Çünkü dedemin tapu dairesinden emekli olduktan sonra, “Veysel Çıkmazı”nda açtığı yazıhanesi çok ilgimi çekerdi. Kahverengi, üzerinde kalın bir cam olan ceviz çalışma masası ile üstündeki evrakların arasına konulduğu sümen ve deri koltuklar hala aklımda. Dedem bizi görür görmez çok sevinir ve anneme kahve, bize de ayran ya da meyve suyu sipariş ederdi. Eğer öğle yemeğine yakın bir saat ise hemen yakınındaki Şükran Lokantası’na yada Petek Döner’e götürerek yemek yedirirdi. Hatta onunla da yetinmez, Kemeraltı Börekçisinden börek paket ettirip, elimize tutuşturur, bunu da akşamüstü çay ile yersiniz der, bu arada köşedeki “Kuru Kahveci Hüseyin Efendi”den de kahvemizi alır, çantamıza koyardı.
Veysel Çıkmazı’na gelmeden önce sağdaki Özgür Kırtasiye’ye de uğramadan geçmezdik. Mutlaka alınacak bir okul malzemesi ya da kitap olurdu. O kadar çok kitap ve malzeme o küçücük dükkâna nasıl sığıyordu hep çok merak etmişimdir. Bu arada yanındaki limonata ve karadut suyu satan dükkândan da birer bardak limonata ya da karadut mutlaka içerdik.
Düğmeci Çetin… Raflarında her çeşit düğme, rengarenk dantel, kurdela ve ipliğin bir düzen dahilinde yerleştirildiği, o küçücük dükkân ne kadar çok ilgimi çekerdi. Eğer o gün çarşının sonuna kadar gidilmeyecek ise, ihtiyaçlar buradan alınıp, yola devam edilirdi.
Ayakkabıcıların, konfeksiyon mağazalarının ve daha pek çok dükkânın bulunduğu, ortasında da bir kafeterya olan, adını arkasındaki Salepçioğlu Camii’nden alan Salepçioğlu Çarşısı’nın aşağı yukarı karşısında, solda Sefer Usta’yı ise hiçbir zaman atlamazdık. En lezzetli kazandibinin yapıldığı, şu an oğulları tarafından “Özsüt” adıyla devam ettirilen, Sefer Usta’nın dükkânında sadece 2 küçük masa ve 3-4 tabure bulunurdu. Yer yemez kalmak zorundaydınız. Çünkü kapıda kuyruklar oluşurdu. Yaşımız biraz daha büyüdüğünde arkadaşım Mualla ile çarşıya çıkmaya başladığımızda, bir tane ile doymayıp, ikinci tabağı bile aldığımız olurdu.
Sefer Usta’dan çıktıktan sonra, mutlaka bir kumaş ihtiyacı olduğundan, sağ koldaki Hacılar Mağazası’na uğrardık. Pazenden ipeğe her tür kumaşın satıldığı, çok katlı Hacılar Mağazası’nda aradığınızı bulmamanız mümkün değildi. Ancak biraz daha kaliteli kumaş almak istiyorsanız çarşının sonlarında doğru yürümeniz gerekirdi.
Üç kız kardeş olduğumuz için her çarşı gününde mutlaka birimizden birine ayakkabı alınacak olması olağan bir durumdu.
Zencircioğlu ve Öktem Pasajları…
Tamamen ayakkabı mağazası olan pasajlara girer girmez, dükkânların önünde duran tezgahtarlar, “Buyrun, buyrun” diye seslenince, ablalarımla birbirimize bakıp, bakıp gülerdik. Beğendiğimiz bir ayakkabı olunca bir dükkâna girer, vitrinden satıcıya gösterirdik. Ayakkabı denendikten sonra, almaya karar verilince, annem pazarlık etmeye başlardı. “Üç kızım var. Memnun kalırsak müşteriniz oluruz.” lafı ise annemin klasik laflarından biriydi. Sonunda istediği fiyata ayakkabıyı alır, dükkândan çıkardık.
Kestelli yokuşunun başındaki pasajda kemer, çanta tamiri gibi işlerin yapıldığı dükkanlar ve daha sonraki yıllarda ısmarlama çizme yaptıracağımız ayakkabı imalatçıları vardı.
Biraz daha ilerledikten sonra sol tarafta, annemin kuyumcusu Vedat Abi’ye de mutlaka uğranılmadan geçilmezdi. Çünkü mutlaka tamir edilecek ya da alınacak bir altın takı olurdu.
Vedat Abi’den çıktıktan sonra kuyumcular çarşısına gelmeden önce sağda meşhur ENHOŞ mağazası ise dayımım uzun yıllar boyunca çalıştığı dükkandı. Nişan ve düğün alışverişlerinin yapıldığı, gecelikten, makyaj malzemesine, damat pijamasından, traş takımına kadar her tür alışverişin yapılabileceği mağazaya da her defasında uğrar, dayımı görürdük. Çok eğlenceli bir dükkândı. Burada eğer alışveriş için gelmiş olan bir grup varsa, seyretmek çok zevkli olurdu. Kız tarafı hep alınacak olan malın en iyisini ister. Erkek tarafı da ödemeyi yapacağı için biraz daha uygun fiyatlı olana doğru yönlendirirdi. Genellikle alışveriş uyumlu geçer. Ama bazen de kavga çıkar, nişan atılırdı.
Buradan sonra ayaklarımız bizi Şadırvanaltı’dan geçerek, Hisarönü’ne doğru götürürdü. Şadırvan Camii”nin köşesindeki Mantocu Leylak Konfeksiyon mahalleden arkadaşımız Aysın’ın babasınındı. Yaz tatillerinde Aysın da orada çalıştığı için, kapının önünde görürsek, onunla da iki laf etmeden geçmezdik.
Mantocular içinden Hisarönü’ne doğru devam ederken, annemin yeni diktiği elbisesinin kumaşından yaptıracağı kemer ve düğmeler için, model seçmek ve kumaş vermek üzere, Düğmeci Rıza’ya da uğramamız gerekirdi. Cumhuriyet Kız Enstitüsü’nde okuduğu yıllardan alışkın oluğu dükkândan her türlü ihtiyacını karşılayabilirdi.
Daha sonra kaliteli bir kumaş alınacak ise ayaklarımız bizi İkbal Mağazalarına doğru götürürdü. Belki bir düğün vardı. Belki de bir sünnet. Dantelli, ipekli kumaşlar alınması gerekiyordu. Büyük ve Küçük İkballer Kemeraltı’nda en kaliteli kumaşları bulabileceğiniz yerdi. Tabii yakınlarındaki Şık İpek Mağazası da İzmir tarihine geçecek önemli bir kumaşçıydı.
Hisar Camisi’nin yan kapısının hemen dibinde Kahveciler Kralı Yusuf Gönen, Kemeraltı’nın en eski esnaflarından. İlerde ünlü Modist Zühal Yorgancıoğlu’nun işyeri, karşısında dondurma ve tatlılarıyla İzmir’in meşhur tatlıcısı Mennan…
Yürümekten ayaklarımıza karasular inmiş bir şekilde ulaşırdık biz Mennan Pastanesi’ne. Keşkül üzerine nefis karadutlu kaymaklı dondurma yemeden geri dönmek olmazdı.
Aynı yolu tekrar geri döneceğimiz için enerjiye ihtiyacımız olurdu tabi ki…
Dönüşü Kestane Pazarı üzerinden yapar, peynir zeytin gibi ihtiyaçlar alınacak ise alır geçerdik. Mümkün olduğunca Kemeraltı kalabalığına girmeden Kestane Pazarı’ndan Salepçoğlu’nun karşısından çıkar, Sema Sineması’nın olduğu pasajın yanından geçerek, Şan Pasajı’na yönelir, halamın arkadaşı Gülay Abla’nın eşi İnterbooks’un sahibi Mustafa Abi’ye merhaba diyerek, pasajdan çıkardık. Annemin çocukluk arkadaşı Müzeyyen Teyzelerin gözlükçü dükkanları Mert Optiğe uğrar, orada da soluklanıp, o zamanlar doktor muayenehanelerinin yoğunlukta olduğu Birinci Beyler sokağındaki ortanca dayımın yazıhanesine de uğradıktan sonra artık Ordu Pazarına gidecek halimiz kalmamış olurdu. Belki de ertesi gün alınacak olanlar çok önemliyse tekrar çıkardık.
Kemeraltı anlatmakla bitmez. Daha bu kadar yazsam yine bitmez. Orayı gezerken kendinizi “Alice Harikalar Diyarı” kitabının baş kahramanı sanırsınız. Her gittiğinde yeni bir yerini keşfedersiniz.
Çocuk gözümle belleğimde kalanların sadece bir bölümünü anlattığım yazımı, sonlandırırken, anlattıklarımın sadece çarşı ile ilgili çocukluk anılarım olduğunu fark ettim. Daha bunun gençliği, yetişkinliği var… E ne yapalım artık, bir sonrakinde de onları anlatırım. Çünkü Kemeraltı her geçen gün kısmen de olsa özüne sadık kalınarak, gelişiyor, yenileniyor, değişiyor…
Bunun için çabalayan bazı kurumlar da var. Umarım özünü kaybetmeden ve bozulmadan geleceğe taşınır…
Semra Yeşil...

ILICA / ÇEŞME'DE SABAH....
22/01/2024

ILICA / ÇEŞME'DE SABAH....

KUŞADASINDA SABAH...
21/01/2024

KUŞADASINDA SABAH...

İZMİR SOHBETLERİ ....................ANILARIM KÖRFEZİN DİBİNDE ŞİMDİBir zamanlar İzmir’in vazgeçilmez güzelliklerinden b...
16/01/2024

İZMİR SOHBETLERİ ....................
ANILARIM KÖRFEZİN DİBİNDE ŞİMDİ
Bir zamanlar İzmir’in vazgeçilmez güzelliklerinden biri olan troleybüslerin benim yaşamımdaki yerinin ne kadar önemli olduğunu bu yazıyı kurgulamaya başladığımda bir kez daha anladım. Dinlediklerim ile anılarımı bir araya getirince de yazı kendiliğinden oluşuverdi.
Tanışıklığımız, hayata gözümü açtığım evin troleybüs deposunun yanındaki sokakta olması ile başlar. Anımsayabildiğim en eski görüntülerden biri ise hava lojmanları karşısındaki duraktan binerek, Basmane’de oturan babaannemlere gidişimiz...
Annem, babam ve ablalarım ile yolcuğumuz eğlenceli geçerdi. İkinci duraktan bindiğimiz için henüz boş olan koltuklardan arka kapıya yakın olan karşılıklı yerleştirilmiş dörtlü koltuklara oturur, troleybüsün kalkmasını beklerdik. Herkes bindikten sonra biletçinin “Tamammm...” ya da “Devammm...” demesiyle araç hafifçe silkelenerek yola çıkar, biz de kıkırdamaya başlardık. Çünkü henüz yerlerine oturmamış yolcuların bir öne bir arkaya sallanması bize çok komik gelirdi. Biletçiler yolcuların büyük bölümünü tanır, herkes ile konuşacak bir şeyler bulurlardı. Bizim yanımıza gelince de annemle babama gülümseyerek, “Bunlar şimdi böyle kıkırdıyorlar ama dönüşte üçü de kucağınızda uyuyor olacak.” diyerek bilet tahtasından iki beyaz tam, iki sarı öğrenci, bir de kırmızı çocuk bileti keserek babama uzatır, parasını alınca da beline bağlı çantasına koyarak iyi yolculuklar diler ve yanımızdan uzaklaşırdı. Ben her zamanki gibi “Ben de sarı bilet istiyorummm...”diye yaygarayı basınca da “Sana da okula başlayınca sarı bilet vereceğim.” derken cebinden renkli şekerler çıkarıp “Seç bakalım bir tanesini” diyerek beni avuturdu. Ben de çok uzatmaz, elindeki şekerlerden birini seçer, teşekkür ederdim. Biletçi her durağa yaklaşırken durağın ismini bağırarak söyler, durakta inecek yolcu da pencerelerin üst tarafındaki deriden yapılmış, çamaşır ipine benzeyen (sonraki yıllarda gerçekten çamaşır ipi olacak olan) zil ipini çekerdi. İp çekilince zil sesiyle birlikte ön tarafta kırmızı ışıkla “Duracak” yazardı. İp çekilmediyse ve durakta kimse yoksa zaman kaybı olmasın diye biletçi bu defa “Geççç” derdi. Bazen “Nasıl olsa birisi inecektir” diye düşünerek zile asılır, inen olmadığında ise biletçinin yarı kızgın, yarı gülümseyen bakışları ile karşılaşınca biraz utansak ta o arkasını döner dönmez gülmeye başlardık. Yolculuk boyunca camların tangır tangır etmesi ile aracın nezle olmuş misali korna sesi de bizim için bir başka eğlence kaynağı olurdu. Neşeli geçen yolculuğun sonuna geldiğimizde halamın garın yakınındaki kolonya dükkanının önünde iner, o saate kadar kapatmadıysa ona da uğrardık. Annem ve babam halam ile sohbet ederken, tezgâha dizilmiş büyük renkli kolonya şişelerinin yanından uzanan pompadan ellerimize altın damlası, beyaz zambak, beyaz geceler isimli kolonyalardan sıkmak ise çok keyifliydi. Dükkândan ayrıldıktan sonra Çorakkapı camisinin yanından Altınpark’a doğru yürür, çınarın yanından yukarı çıkıp, okulun yanından devam ederken mahallenin çocuklarından Rengin de peşimize takılır, babaannemlere kadar bize eşlik ederdi. Okulu geçtikten sonra bir yokuş daha vardı. Küçücük bacaklarımla çıkarken biraz yorulsam da kapı önlerinde oturan komşular ile selamlaşılarak çıkılan yokuş sonrası babaannemlere ulaşmak işin en güzel yanı idi. Coşkulu bir karşılanma ve sonrasındaki akşam yemeğinin ardından radyo dinlenir, sohbetler edilir, yemişler yenirdi. Dönüş zamanı geldiğinde orada kalmak için yaptığımız uyku numarasına kanmayıp, bizi eve götürürlerse ben dönüş yolundaki yürüyüşe pek dayanamaz, yokuşu babamın kucağında inerdim. Zaman zaman dönüşte aynı troleybüse denk gelirsek, uykulu halimizi gören biletçinin “Ben size demiştim.” diyen bakışları ile ilgili senaryoyu herhalde kendim yarattım diye düşünüyorum...
İlkokula başladığım yıl benzincinin yakınındaki evimize taşındık. Artık bana da sarı bilet alınıyordu ve ben de ESHOT sözcüğündeki “T” harfinin anlamını biliyordum. Bu arada halam evlenmiş, Alsancak’taki evlerine gidiş gelişlerimiz de troleybüs ile oluyordu. Ama o yöne daha yeni ve daha güzelleri çalışıyordu. Hatta “Çifteliler” bile yalnızca bu hatta çalışıyordu. Çiftelilerde yolculuk yapmak ayrı bir keyifti. Dört kanatlı dört kapısından da binilebiliyordu. Lacivert deri koltukları diğerlerinden daha bakımlı ve rahattı. Tam ortadaki körüklü bölümde ayakta durmayı ya da çapraz yerleştirilmiş koltuklarda oturmayı çok severdim. Diğerlerine göre daha büyük olduklarından iki biletçi vardı. O yıllardan özellikle anımsadığım, elektriğin kesilmesi durumunda şoförün “Ceryanlar kesildi, isteyen insin, isteyen beklesin.” diyerek kapıları açmasıdır. Bu durumda bir kısım yolcu iner, diğerleri ise şoför ile beklemeye başlardı. Kesinti uzun sürerse onlar da bir süre sonra aracı terk ederdi. “Boynuzların telden çıktığını” ise motordan gelen tiz bir sesten anlardık. Bu durumda biletçi araçtan inerek daha sonraları adının “arşe” olduğunu öğrendiğim boynuzları tele oturturdu. Farklı yönlerden gelen tellerin kesiştiği noktalardan geçerken kıvılcım da çıkardı. Depo durağının önünde başlayan yolculuğumuz bu defa Sevinç pastanesinin önünde sonlanırdı.
Dedemlere giderken bindiğimiz troleybüsler ise kırmızı renkli idi. Stadyum durağından binerek başlayan yolculuğumuz Hatay caddesinden devam ederek, Bayramyeri’nde son bulurdu. Bu hatta çalışan troleybüslerin yokuş çıkma özellikleri nedeniyle farklı olduklarını ise sonraki yıllarda öğrendim.
Lise yıllarımda ise bu yolculuklar yoğun bir şekilde sürdü. Otobüslere göre oldukça yavaş olduklarından ve elektrik kesilme ya da boynuz düşme olasılığı da dikkate alınırsa birinci derse yetişememe riski hep vardı. Bu yüzden evden biraz daha erken çıkardık. Depo durağından ilk ben binerdim. Güzelyalı, Faikbey ve Göztepe’deki arkadaşlarımı toplaya toplaya okulumuza gelirdik. Bu yıllarda da “Kibar biletçi” dediğimiz biletçi amca anılarımda yer etmiş. Geriye doğru taranmış briyantinli saçları, Ayhan Işık modeli ince bıyığı ve deri ceketi ile o yılların sinema aktörlerini andırırdı. Bilet keserken takındığı nezaket de ona bu adı vermemize neden olmuştu. Ama biletçiler artık dolaşmıyor, arka kapının yanında kendileri için hazırlanmış bölümde oturuyorlardı. Bir de “Bilet kontrolörleri” vardı. Biletçinin bileti keserken “İnene kadar atmayın” diye uyarıda bulunmasının nedeni de ara duraklardan kontrolörlerin binme olasılığına karşı hazırlıklı olmamız içindi. Okul çıkışlarında okulun önündeki durağın hem çok kalabalık olmasından hem de gezme olsun diye her gün Konak’a yürür, daha rahat binerdik.
Üniversitenin iki yılını Alsancak’ta, iki yılını ise Buca’da okudum. Her iki okula da ulaşımda troleybüs seçeneği vardı. Artık şoförlerin yanına bilet kutuları monte edilmiş, binişler ön kapıdan, inişler ise arka kapıdan yapılmaya başlanmıştı. Ancak bu defa derse yada sınava yetişme kaygısı nedeniyle troleybüs yolculuğu bize çekici gelmiyordu. Bu en azından yarım saat az uyumak demekti. Buca’ya giden 69 numaralı otobüsü kaçırmış da troleybüse kaldıysak, hele bir de sınav varsa yanmışız demekti. Montre’den kalkan 70 numaraya daha binerken geç kalmamak için dua etmeye başlardık. Üstteki yatay borulara geçirilmiş kayışlara tutunarak yaptığımız yolculuk Eğitim Fakültesi’nde okuyan öğrencilerin inmesiyle Dokuz Çeşmeler’e kadar daha konforlu bir şekilde devam ederdi. Aslında Buca’ya troleybüs ile gitmenin iyi bir yanı da vardı. Eğer oturmuşsak ve zamanımız var ise sınav için son tekrarları yapabilirdik.
Bir gün de böbrek taşı sancısı çeken babamın taşı düşürmek için Alsancak’a kadar troleybüs ile gidip döndüğünü gülümseyerek anımsıyorum. Sallantıdan taş düşmüş müydü yoksa ağrısı psikolojik olarak mı geçmişti bilmiyorum ama benim anılarım arasında “İnsan bu sallantıda böbrek taşı düşürür” diye bir cümlenin yer almasına neden oldu...
Şimdi onlar körfezin dibindeler... Balıkların yuvası oldular...
Keşke bir tanesini saklayabilselerdi...
Semra Yeşil...

Address

Izmir

Website

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when İZMİR bir sevdadır posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Share

Category